“Ah çocukluğumdaki iğde dalları… Hani bir ukte vardır ya hep yüreğini acıtan bir kenarda. Bazan benzerini her gördüğünde aklına gelip gözyaşlarının baskı yaptığı göz kapaklarının muhalefeti…”
Hani duygu yüklü kervan gibi geçtiği yerlerde bir anı bırakan. Bir nefesinde aklına gelen o anların. “Mahallemizdeki iğde çiçeklerinin kokularını özledim,”
Hani şu dikeni elimize batsa bile inat değil mi! Olmamış iğdeleri yutkuna yutkuna yediğimiz çalı… İğde, baharın en güzel en romantik bitkisiydi sanki, dallarından koparıp bir bardağı vazo niyetine kullanmak. Dalının en düz olanını bulup kırmak gövdesinden, annemize yün çubuğu olsun diye. Bahçe çitlerimiz mi vardı eskiden iğdeler varken?
Baharda başka surette, yazın başka, sonbaharda başka, kış da başka güzeldi. Siz hiç iğde dallarının üzerine birikmiş karı seyrettiniz mi? Yazın mahzun duruşuyla izlerken sizi okul yollarında… Sonbaharda kızarmış, dışı kabuk içi yün yumağı, sanki pamuk şekeri depiştirmişler içine… Sonbahara doğru kırık leblebi ve iğde dolu heybesiyle, elinde bir çuval, mahalle mahalle gezen; lastik, naylon, bakır vs. alıp birer avuç verdiğinde nasıl mutlu olurduk. Ama o iğdelerin de tadı başka gibiydi!
Hiç taze iğde dalından düdük yaptığınız oldu mu? Yapamayınca yeşil soğandan yapardık, hatta soğan erkeği vardır ya uzunca, kartlaşmış başında bir topuz tohumu olan. Onunla yapardık ya, zarı ile gövdesine başparmağımızla bir mesafe açıp, dudaklarımız yanarak öttürdüğümüz.
İğde dalları… Taşlardan eğreti örülmüş duvarların süsü… Yaprağının ön yüzü yeşil, arkası beyazlar içinde bir gelin gibi kahverengi çakıl taşlarının üzerinde… Arsız bir karakteriyle aşka inat eden…
“Kendime benzetirim bazan iğde dallarını, ne bir ağaç olmuş ne de dünyasından vazgeçmiş kendi halinde çalı.. Herkes bilmez aromasını, bilenler sevmez hanımelinden öte yanını.. Yaşlanır ama yaşlandığını bilmez anadolu insanı gibi.. Hep zinde, her bahar aynı heyecanla bakar dünyaya.. Mahallemin iğde dalları,..! şimdi unuttunuz değilmi çocuk seslerini,! Özlüyorsunuz değilmi elinden bir damla kan çıkardığın o heyecanları..!”
Neden mi yazdım biliyor musunuz bunu? Dün apartman aralığında kalmış bir iğde kokusu aldım. Gittim oturdum en yakın yerine, çektim içime ciğerlerimin, değil çocukluğumun en köşesine… Yalnız çocukluğum görünmüyordu hayallerimde! Sakalım, izin vermedi yanağımdan aşağı süzülen gözyaşlarımı silmeme…
Olsun ben gene de yüzümü ovuşturdum, mazideki bir müziği kulaklığımda çınlayarak dinlerken, gittim ama geri geldim dakikalar içerisinde.. Gözümü açtığımda gökyüzü yoktu. Ama gelişim çok hızlı oldu gidişimden daha çok.. Çünkü bir araç gürültüsü, bir serzenişli çığlık, bir sarhoş narası, bir sevgilisiyle tartışan genç, kulaklığından konuştuğu sevdiğine, etrafından habersiz duyguları yitmiş, hayalleri kısıtları ile o genç…!